İspanya'da yazdığım ve yazacağım şehirler arasında Madrid ve Sevilla'yı yazarken biliyorum ki ekstra bir mutlulukla, özlemle yazacağım. Etkilerinden kurtulmak uzun süre mümkün olmadığı gibi, insanın aklına her geldiğinde de içini ısıtıyor bu şehirler. Bu kadar kaliteli, bu kadar temiz, elit bir şehir Barselona'nın nasıl bu kadar gölgesinde kalır, inanamıyorum. Daracık sokakları, geniş meydanları, şık ötesi insanları ile Madrid anlatması en keyifli şehirlerden biri olacak...
Gittiğim şehirlerde otelim, gezilip görülecek yerlere yürüme mesafesinde olduğunda kendimi daha bir rahat, daha bir mutlu hissediyorum. Genellikle tabanlarım şişene kadar gezip yürümeyi sevdiğim için, saat, ulaşım, süre stresim olmadığında o şehrin daha bir hakkını veriyorum. Daha Madrid'e gitmeden araştırdığımda otelimizin Madrid'in en işlek ve uzun caddesi Grand Via'ya yürüme mesafesinde olduğunu görmek beni çok mutlu etmişti. Yürüdüğünüz yol ise, yine bir başka güzel caddesi olan Calle de la Princesa olduğu için yürümek daha da keyfe dönüşüyor. Yürümekten çok hoşlanmam, ulaşımı kolay olsun diyenler için ise tam kapısının önünde metro durağı bulunan bu oteli Madrid'e gideceklere kesinlikle öneririm; Hotel Exe Moncloa (http://www.hotelexemoncloa.com/). Çok temiz, çok güzel bir otel. Konum fiyat dengesi ise şaşırtıcı. Şehrin göbeğinde, konforlu bir konaklama istiyorsanız, tercih etmelisiniz.
Zaragoza ve Toledo'nun ardından (kendilerine bir başka yazıda uzun uzun yer vereceğim) akşam üzeri vardığımız Madrid'te otele yerleşip, hiç vakit kaybetmeden kendimizi dışarı atıyoruz. Günün bize kalan kısmında vakti iyi değerlendirebilmek için otelin kapısından metroya binerek şehrin kalbi Sol Meydanı'na (Piaza Puerta del Sol) gidiyoruz. Daha metronun yürüyen merdivenlerinden yukarı çıkarken bir gitar sesi geliyor kulağınıza, çıktığınızda ise İspanyol çingeneleri, o müthiş Latin müzikleri ile sizi karşılıyorlar (Ohhhh nihayet, gerçek İspanya'dayım). Grupça çingenelerin arasına karışıp, şapkalarını takıp bir süre müziklerine eşlik ediyoruz. Henüz Madrid sınırlarında birkaç dakika geçirmeme rağmen bu meydandaki ambiyans beni kendine aşık etmeye yetti. Meydanın ortasında Kral Charles III’ın at üstündeki bir heykeli ve hemen çaprazında Madrid'in simgesi olan El Oso y El Madrono adını verdikleri ayı ve çilek ağacı heykeli bulunmaktadır. Bu heykel hakkında değişik efsaneler olsa da Madrid’deki tarlalarda gezinen ayılar ve bol miktarda yetiştirilebilen çilekten geldiği düşünülmektedir. Puerta del Sol'un Türkçesinin "Güneşin kapısı" olduğunu öğreniyor, bu ismi ne kadar hakkettiğini düşünerek yolumuza devam ediyoruz...
Puerta del Sol'dan kısa bir yürüyüş ile Calle Mayor caddesini takip ederek Mayor Maydanı'na (Plaza Mayor) varıyoruz. Meydan tam dikdörtgen şeklinde, 3 katlı bir binanın göbeğinde. Bu binanın 237 adet balkonu da meydana bakmakta. 2010 yılında Galatasaray'ımızın Atletico Madrid ile maçı olduğu gün, Galatasaray taraftarı bu meydanda toplanmış, meydanı bir güzel renklendirmiş :) Bundan ötürüdür ki meydan sanatçıları veya çalışanlarından bir kişiye "from Turkey" dediğiniz an, "Arda Turan, Galatasaray, crazy people" gibi laflar duymaya başlıyorsunuz :)
Meydanın Batı kapısından çıkarsanız karşınıza hemen Mercado San Miguel isimli pazar/merket karışımı müthiş ayak üstü yeme içme mekanı çıkıyor. Burada her türlü deniz ürünlerini, zeytini, turşu, peynir, et ve pastırma çeşitlerini tane hesabıyla alıp, hemen ortadaki bar taburelerinde yine oradan aldığınız bir kadeh şarap, bir adet bira ile yiyebilirsiniz. Madrid'e gidince uğranılması gereken mekanlardan.
Bir şehre gittiğimde, gitmeden evvel araştırdığım bir yeri arayıp bulmak yerine, bir anda karşıma çıktığı an çok heyecanlanıyorum ben. Sanki orada turist değilmişim, o şehrin insanlarından biriymişim gibi oraya ait hissediyorum kendimi. Mercado Sen Miguel sonrası sokak aralarında gezinirken bir anda karşıma Chocolateria San Gines çıkıyor ve işte yine o güzel his kaplıyor içimi. San Gines meşhur churro tatlısını yiyebileceğiniz en eski mekan. Churro bizim kerane tatlısının şerbetsiz olanı ve sıcak çikolataya batırılarak yeneni. Birçokları sokak satıcılarının arabada sattığı churronun çok daha lezzetli olduğunu söylemekte ancak biz sadece San Gines'te yediğimizle yetinmek durumunda kaldık.
Daracık sokaklarını, güzel mi güzel meydanlarını uzun uzun gezdikten sonra artık yorgunluğumuzu atmak için bir iki kadeh bir şeyler içebileceğimiz bir yerler aramaya başladık. Yine tamamen tesadüfi bir şekilde, bizim birçok şehrimizde bulunan barlar sokağı gibi bir sokak çıktı karışımıza. Sol Meydanı'ndan Mayor Meydanı'na giderken geçtiğimiz Calle Mayor caddesini kesen sokaklardan biri; Calle Coloreros. Sayımıza uygun masa bulabildiğimiz ilk mekana oturuyoruz. Cerveceria 100 Montaditos isimli bu mekanın İspanya'da 163 adet şubesi olan, meşhurdan da meşhur, cep dostu bir bar olduğunu daha sonra Sevilla'daki rehberimizden öğreniyoruz. 6 adet dev sangria, 1 adet biraya 12 Euro verdiğimiz bu mekan İspanya'da alkol almak için en favori mekanımız oluveriyor. Gezinin bu geceden sonraki kısmı biraz benim hayatımı etkileyen cinsten... O gece 100 montaditos'ta içtiğim sangrialar ve gürültülü ortamda bağırarak konuşmam sebebi ile giden sesim 14 günlük turumuz boyu düzelmediği gibi aylarca da uğraştırdı beni. Hala çözümlenemeyen ses telleri problemimin başlangıç noktası olan bu bar beni mutlu ettiği kadar üzdü de :) Siz siz olun, korkunç yorgunluğunuzu bol buzlu içecekler ile taçlandırmayın. Benim gibi zorlanın istemem. Cerveceria 100 montaditos'un benim için üzücü olan kısmını bir kenara bırakacak olarsak, bugüne dek yurt dışında, hiçbir şehirde bu fiyatlara yeme içmeye rastlamadığım için gitmenizi kesinlikle tavsiye ederim.
Bu mola bize iyi gelmiş olacak ki bardan kalkınca ekipteki herkes geç saate ve mesafeye aldırmadan otele yürüyerek gitmek istedi. 25 dakikalık çok keyifli bir yürüyüşün ardından, her ne kadar ayaklarımız geri geri gitse de, Madrid sokaklarından ayrılmak istemesek de otelimize varıyor, ertesi gün için enerji depolamaya başlıyoruz...
Bir önceki gün tadı damağımızda kalan Madrid'e devam edebilmek için güne erkenden başlıyoruz. İlk durağımız İspanya Meydanı (Plaza de Espana). Plaza de Espana meydanının tam merkezinde bir anıt göreceksiniz. Anıtın tepesinde ünlü İspanyol şair, yazar ve oyun yazarı Miguel de Cervantes Saavedra'nın bir heykeli bulunmaktadır. Heykel, bronzdan yapılmış Don Kişot ve Sancho Panza karakterlerine bakmaktadır. Yine anıtın iki yanında Don Kişot’un iki aşkını sembolize eden Aldonza Lorenzo ve Dulcinea del Toboso heykellerini de göreceksiniz. Madrid'in sembollerinden biri haline gelmiş bu meydan ve anıt, turistlerin görmeden dönmedikleri yerlerden.
Plaza de Espana'dan Atocha Tren İstasyonu'na geçiyoruz. Atocha, Madrid’deki en büyük tren istasyonu. Bu eski binanın içerisinde bir botanik parkı bile var. İstasyonun hemen yanında olan Reina Sofia Müzesi (http://www.museoreinasofia.es/) ve yürüme mesafesinde olan Prado Müzesi (https://www.museodelprado.es/), yine görülmesi gereken yerler arasında.
Prado Müzesi çıkışı, yaklaşık 15 dakikalık bir yürüyüş ile Plaza de la Independencia'ya (Özgürlük Meydanı) varıyoruz. Bu meydanda, yine Madrid'in simgelerinden biri olan Puerta de Alcala isimli kemer bulunmaktadır. Eski zamanlarda Madrid'in ana kapılarından biriymiş burası. Üzerinde 6 adet savaşçı melek heykeli bulunmakta. Anıtın tam orta kısmında yazan "REGE CARLO III ANNO MDCCLXXVIII." ise, bu anıtın yapılmasını isteyen Kral Charles III tarafından açılış tarihi anısına, anıtın en yüksek noktasına asılmış bir plakettir. Bu meydandan, şehrin en büyük parkı olan Retiro parkına girip keyifli vakit geçirebilirsiniz. Park bir hayli büyük, günümüzü öldürmek istemediğimiz için, içindeki birçok heykel, anıt ve gölde aklımız kala kala, sadece giriş kısmı ile yetinerek, yolumuza devam etmek durumunda kalıyoruz...
Sıradaki durağımız Las Ventas. Boğa güreşinin doğum yeri sayılan bu arena 25.000 izleyici kapasitesine sahip ve İspanya’da boğa güreşinin merkezi olarak kabul edilir. Boğa güreşlerini izlemek için en iyi aylar Mayıs ve Haziran'dır. Bu dönemde burada en iyi yarışları ve en meşhur matadorları izleyebilirsiniz. Güreş olmadığı zamanlarda Las Ventas’ı rehber eşliğinde, 45 dakikalık bir tur ile gezebilmeniz mümkün.
Arenadan çıkınca, elbette görmeden dönmemizin mümkün olmadığı Santiago Bernabeu Stadyumu'na geçiyoruz. Real Madrid Futbol Kulübüne ait, 85.500 seyirci kapasiteli bu stadyumda ben gibi şanssızsanız ve bir maça denk gelemediyseniz en azından müzesini gezmeden dönmeyin derim. Ücret, saat detaylarına linkten ulaşabilirsiniz; http://www.realmadrid.com/en/tickets/bernabeu-tour
Santiago Bernabeu sonrası Madrid'deki gökdelenlerin birçoğunun bulunduğu Plaza de Castilla'ya geçiyoruz. Maydanın ortasında bir obelisk, iki yanında ise Gate of Europe (Avrupa Kapısı) adını verdikleri gökdelenler mevcut. Madrid'in tarih kokan meydanlarından bir hayli farklı olan bu meydanı görmek ve modern yüzü ile tanışmak için bu meydana uğramak şart.
Sıra Palacio Real de Madrid'te. Kraliyet ailesinin resmi sarayı olan Palacio Real, Batı Avrupa'da bulunan en büyük saray. Keza Madrid'teki en büyük ve güzel yapılardan da biri. İçerisindeki her bir odanın ihtişamını, güzelliğini sizlerle paylaşmak isterdim ancak fotoğraf çekmek yasak olduğu için pek bir şey paylaşamıyorum. Halı, mobilya, tavan ve duvarlardaki işçilikleri, bugüne dek gittiğim hiçbir ülkede, hiçbir sarayda görmedim. Muazzam. Mutlaka ama mutlaka gezmelisiniz.
Artık biraz enerji toplama zamanı... Madrid'te gezerken sık sık bocadillo (sandviç) satan yerlere rastlayacaksınız. Et, tavuk ve birçok farklı şey ile yapılan bu bocadilloların kalamar ile yapılanı Madrid'te pek meşhur. Sarayın çıkışında 10 dakika yürüyeceğiniz dümdüz bir cadde ile Sol Meydanı'na varıyorsunuz. Madrid'in en meçhur bocadillocuları Sol Meydanı ile Mayor Meydanı arasında konumlanmış durumda. Yürürken karşımıza çıkan La Campana isimli restoranda yediğimiz kalamar sandviçlerden daha çok, tabakta getirdikleri baby calamarilerde (bebek kalamar) aklımıza kalıyor. Türkiye'de 20 Liradan aşağı yiyemediğimiz ve sayı ile getirdikleri kalamarlara alışan bizler, burada bir koca tabak dolusu, en az iki kişiyi doyuracak ve müthiş lezzetli olan bu kalamar tabağından, görgüsüzlüğümüzü durduramayarak, ikinci ve üçüncü kez istiyoruz. Sandviçler 2,7 €, tabaklar ise 4 €. Deniz mahsulü aşıkları, gidip kendinizi bir güzel kaybedebilirsiniz...
Ayaklarımız "yeter artık" diye bağırırken biz hala otele gitme, dinlenme niyetinde değiliz. Bocadillocuda yarım saatte topladığımız enerji ile yine atıyoruz kendimizi sokaklara. Sol Meydanı'ndan otelimize kadar olan güzelim caddeleri, mağazaları geziyor, bu güzel şehrin biraz da alışveriş kısmının tadını çıkarıyoruz.
Günün sonunda, hala düzelmemiş sesim, yorgunluktan titreyen bacaklarımla otelimizin roof'unda güzelim Madrid manzarası eşiliğinde sangriamı içerken, nasıl olur da bu şehir Barselona'nın bu kadar gölgesinde kalır, nasıl olur da insanlar bu iki şehri mukayese etmeye kalkışır, anlamaya çalışıyorum... Çok başka bir şehir Madrid. Bizim tatilimize, bu yazıya sığmayan onlarca güzelliği var daha. Doymadım. Doyamadım. Yine gideceğim. Biliyorum ki doymadan döneceğim...
Zaragoza ve Toledo'nun ardından (kendilerine bir başka yazıda uzun uzun yer vereceğim) akşam üzeri vardığımız Madrid'te otele yerleşip, hiç vakit kaybetmeden kendimizi dışarı atıyoruz. Günün bize kalan kısmında vakti iyi değerlendirebilmek için otelin kapısından metroya binerek şehrin kalbi Sol Meydanı'na (Piaza Puerta del Sol) gidiyoruz. Daha metronun yürüyen merdivenlerinden yukarı çıkarken bir gitar sesi geliyor kulağınıza, çıktığınızda ise İspanyol çingeneleri, o müthiş Latin müzikleri ile sizi karşılıyorlar (Ohhhh nihayet, gerçek İspanya'dayım). Grupça çingenelerin arasına karışıp, şapkalarını takıp bir süre müziklerine eşlik ediyoruz. Henüz Madrid sınırlarında birkaç dakika geçirmeme rağmen bu meydandaki ambiyans beni kendine aşık etmeye yetti. Meydanın ortasında Kral Charles III’ın at üstündeki bir heykeli ve hemen çaprazında Madrid'in simgesi olan El Oso y El Madrono adını verdikleri ayı ve çilek ağacı heykeli bulunmaktadır. Bu heykel hakkında değişik efsaneler olsa da Madrid’deki tarlalarda gezinen ayılar ve bol miktarda yetiştirilebilen çilekten geldiği düşünülmektedir. Puerta del Sol'un Türkçesinin "Güneşin kapısı" olduğunu öğreniyor, bu ismi ne kadar hakkettiğini düşünerek yolumuza devam ediyoruz...
Puerta del Sol'dan kısa bir yürüyüş ile Calle Mayor caddesini takip ederek Mayor Maydanı'na (Plaza Mayor) varıyoruz. Meydan tam dikdörtgen şeklinde, 3 katlı bir binanın göbeğinde. Bu binanın 237 adet balkonu da meydana bakmakta. 2010 yılında Galatasaray'ımızın Atletico Madrid ile maçı olduğu gün, Galatasaray taraftarı bu meydanda toplanmış, meydanı bir güzel renklendirmiş :) Bundan ötürüdür ki meydan sanatçıları veya çalışanlarından bir kişiye "from Turkey" dediğiniz an, "Arda Turan, Galatasaray, crazy people" gibi laflar duymaya başlıyorsunuz :)
![]() |
| 2010 yılından güzel bir fotoğraf :) |
| Plaza Mayor |
![]() |
| Mercado San Miguel lezzetleri ve kendini kaybeden ben :) |
Daracık sokaklarını, güzel mi güzel meydanlarını uzun uzun gezdikten sonra artık yorgunluğumuzu atmak için bir iki kadeh bir şeyler içebileceğimiz bir yerler aramaya başladık. Yine tamamen tesadüfi bir şekilde, bizim birçok şehrimizde bulunan barlar sokağı gibi bir sokak çıktı karışımıza. Sol Meydanı'ndan Mayor Meydanı'na giderken geçtiğimiz Calle Mayor caddesini kesen sokaklardan biri; Calle Coloreros. Sayımıza uygun masa bulabildiğimiz ilk mekana oturuyoruz. Cerveceria 100 Montaditos isimli bu mekanın İspanya'da 163 adet şubesi olan, meşhurdan da meşhur, cep dostu bir bar olduğunu daha sonra Sevilla'daki rehberimizden öğreniyoruz. 6 adet dev sangria, 1 adet biraya 12 Euro verdiğimiz bu mekan İspanya'da alkol almak için en favori mekanımız oluveriyor. Gezinin bu geceden sonraki kısmı biraz benim hayatımı etkileyen cinsten... O gece 100 montaditos'ta içtiğim sangrialar ve gürültülü ortamda bağırarak konuşmam sebebi ile giden sesim 14 günlük turumuz boyu düzelmediği gibi aylarca da uğraştırdı beni. Hala çözümlenemeyen ses telleri problemimin başlangıç noktası olan bu bar beni mutlu ettiği kadar üzdü de :) Siz siz olun, korkunç yorgunluğunuzu bol buzlu içecekler ile taçlandırmayın. Benim gibi zorlanın istemem. Cerveceria 100 montaditos'un benim için üzücü olan kısmını bir kenara bırakacak olarsak, bugüne dek yurt dışında, hiçbir şehirde bu fiyatlara yeme içmeye rastlamadığım için gitmenizi kesinlikle tavsiye ederim.
Bu mola bize iyi gelmiş olacak ki bardan kalkınca ekipteki herkes geç saate ve mesafeye aldırmadan otele yürüyerek gitmek istedi. 25 dakikalık çok keyifli bir yürüyüşün ardından, her ne kadar ayaklarımız geri geri gitse de, Madrid sokaklarından ayrılmak istemesek de otelimize varıyor, ertesi gün için enerji depolamaya başlıyoruz...
Bir önceki gün tadı damağımızda kalan Madrid'e devam edebilmek için güne erkenden başlıyoruz. İlk durağımız İspanya Meydanı (Plaza de Espana). Plaza de Espana meydanının tam merkezinde bir anıt göreceksiniz. Anıtın tepesinde ünlü İspanyol şair, yazar ve oyun yazarı Miguel de Cervantes Saavedra'nın bir heykeli bulunmaktadır. Heykel, bronzdan yapılmış Don Kişot ve Sancho Panza karakterlerine bakmaktadır. Yine anıtın iki yanında Don Kişot’un iki aşkını sembolize eden Aldonza Lorenzo ve Dulcinea del Toboso heykellerini de göreceksiniz. Madrid'in sembollerinden biri haline gelmiş bu meydan ve anıt, turistlerin görmeden dönmedikleri yerlerden.
Plaza de Espana'dan Atocha Tren İstasyonu'na geçiyoruz. Atocha, Madrid’deki en büyük tren istasyonu. Bu eski binanın içerisinde bir botanik parkı bile var. İstasyonun hemen yanında olan Reina Sofia Müzesi (http://www.museoreinasofia.es/) ve yürüme mesafesinde olan Prado Müzesi (https://www.museodelprado.es/), yine görülmesi gereken yerler arasında.
Prado Müzesi çıkışı, yaklaşık 15 dakikalık bir yürüyüş ile Plaza de la Independencia'ya (Özgürlük Meydanı) varıyoruz. Bu meydanda, yine Madrid'in simgelerinden biri olan Puerta de Alcala isimli kemer bulunmaktadır. Eski zamanlarda Madrid'in ana kapılarından biriymiş burası. Üzerinde 6 adet savaşçı melek heykeli bulunmakta. Anıtın tam orta kısmında yazan "REGE CARLO III ANNO MDCCLXXVIII." ise, bu anıtın yapılmasını isteyen Kral Charles III tarafından açılış tarihi anısına, anıtın en yüksek noktasına asılmış bir plakettir. Bu meydandan, şehrin en büyük parkı olan Retiro parkına girip keyifli vakit geçirebilirsiniz. Park bir hayli büyük, günümüzü öldürmek istemediğimiz için, içindeki birçok heykel, anıt ve gölde aklımız kala kala, sadece giriş kısmı ile yetinerek, yolumuza devam etmek durumunda kalıyoruz...
| Puerta de Alcala |
| Aklımızın bir hayli kaldığı Retiro parkının girişi |
Arenadan çıkınca, elbette görmeden dönmemizin mümkün olmadığı Santiago Bernabeu Stadyumu'na geçiyoruz. Real Madrid Futbol Kulübüne ait, 85.500 seyirci kapasiteli bu stadyumda ben gibi şanssızsanız ve bir maça denk gelemediyseniz en azından müzesini gezmeden dönmeyin derim. Ücret, saat detaylarına linkten ulaşabilirsiniz; http://www.realmadrid.com/en/tickets/bernabeu-tour
Santiago Bernabeu sonrası Madrid'deki gökdelenlerin birçoğunun bulunduğu Plaza de Castilla'ya geçiyoruz. Maydanın ortasında bir obelisk, iki yanında ise Gate of Europe (Avrupa Kapısı) adını verdikleri gökdelenler mevcut. Madrid'in tarih kokan meydanlarından bir hayli farklı olan bu meydanı görmek ve modern yüzü ile tanışmak için bu meydana uğramak şart.
Sıra Palacio Real de Madrid'te. Kraliyet ailesinin resmi sarayı olan Palacio Real, Batı Avrupa'da bulunan en büyük saray. Keza Madrid'teki en büyük ve güzel yapılardan da biri. İçerisindeki her bir odanın ihtişamını, güzelliğini sizlerle paylaşmak isterdim ancak fotoğraf çekmek yasak olduğu için pek bir şey paylaşamıyorum. Halı, mobilya, tavan ve duvarlardaki işçilikleri, bugüne dek gittiğim hiçbir ülkede, hiçbir sarayda görmedim. Muazzam. Mutlaka ama mutlaka gezmelisiniz.
Artık biraz enerji toplama zamanı... Madrid'te gezerken sık sık bocadillo (sandviç) satan yerlere rastlayacaksınız. Et, tavuk ve birçok farklı şey ile yapılan bu bocadilloların kalamar ile yapılanı Madrid'te pek meşhur. Sarayın çıkışında 10 dakika yürüyeceğiniz dümdüz bir cadde ile Sol Meydanı'na varıyorsunuz. Madrid'in en meçhur bocadillocuları Sol Meydanı ile Mayor Meydanı arasında konumlanmış durumda. Yürürken karşımıza çıkan La Campana isimli restoranda yediğimiz kalamar sandviçlerden daha çok, tabakta getirdikleri baby calamarilerde (bebek kalamar) aklımıza kalıyor. Türkiye'de 20 Liradan aşağı yiyemediğimiz ve sayı ile getirdikleri kalamarlara alışan bizler, burada bir koca tabak dolusu, en az iki kişiyi doyuracak ve müthiş lezzetli olan bu kalamar tabağından, görgüsüzlüğümüzü durduramayarak, ikinci ve üçüncü kez istiyoruz. Sandviçler 2,7 €, tabaklar ise 4 €. Deniz mahsulü aşıkları, gidip kendinizi bir güzel kaybedebilirsiniz...
Ayaklarımız "yeter artık" diye bağırırken biz hala otele gitme, dinlenme niyetinde değiliz. Bocadillocuda yarım saatte topladığımız enerji ile yine atıyoruz kendimizi sokaklara. Sol Meydanı'ndan otelimize kadar olan güzelim caddeleri, mağazaları geziyor, bu güzel şehrin biraz da alışveriş kısmının tadını çıkarıyoruz.
Günün sonunda, hala düzelmemiş sesim, yorgunluktan titreyen bacaklarımla otelimizin roof'unda güzelim Madrid manzarası eşiliğinde sangriamı içerken, nasıl olur da bu şehir Barselona'nın bu kadar gölgesinde kalır, nasıl olur da insanlar bu iki şehri mukayese etmeye kalkışır, anlamaya çalışıyorum... Çok başka bir şehir Madrid. Bizim tatilimize, bu yazıya sığmayan onlarca güzelliği var daha. Doymadım. Doyamadım. Yine gideceğim. Biliyorum ki doymadan döneceğim...


.jpg)
.jpg)
.jpg)

yazılarınıza ara vermiş olmanızın bir sebebi var mı?
YanıtlaSilsizi özledik :(
YanıtlaSil