Nereye gittiğin değil de kiminle gittiğinin en önemli olduğunun kanıtıdır bu ilk yazıma Milano'dan başlamam. Çünkü biliyorum ki, en kıymetli ile gidince, dünya güzeli Key West'ten de, rüya şehir New York'tan da daha keyifli olacak Milano'yu anlatması...
10 ay önce uçak biletimizi alınca her ne kadar "aaa 10 ay önceden program yapılır mııı?" cılara karşı dik durmaya çalışsam da içimde minik bi korku oldu hep, günü geldiğinde bir aksilik yaşar mıyız diye. Şükürler olsun ki, o 10 ay geçti, ve biz hiçbir aksilik yaşamadan, bugüne dek aldığım en ekonomik uçak biletleri ile, İstanbul Sabiha Gökçen'den Bergamo'ya uçtuk sevdiceğimle.
Bergamo havalimanı Milano'nun merkezine otobüs veya araba ile 45 dakika mesafede. Ben gitmeden evvel, Orio Shuttle'dan (http://www.orioshuttle.com/_eng/) gidiş dönüş transferlerimizi kişi başı 16 € ya satın aldım. Bergamo çok küçük bir havalimanı olduğu için inince sorunsuz bir şekilde otobüsümüzü bulup Milano'nun merkezine doğru yola çıktık. Bu shuttle hizmetinin bizim için en avantajlı tarafı otelimizin hemen yakınında indiriyor olmasıydı. Milano'da havalimanlarına transfer hizmeti veren tüm shuttle firmaları merkez istasyonun hemen yan tarafında bir alanda konumlanıyor. Havalimanından merkez istasyona, yine merkez istasyondan havalimanına kolayca ulaşım sağlayabilirsiniz. Biz araba kiralamayı düşünmediğimiz ve ulaşımı kolay olmasını istediğimiz için hemen bu merkez istasyonun karşısında bir otel ayarladık. Hem ekonomik, hem temiz, hem de ulaşımı bir hayli kolay olan otelimizi (Hotel Augustus), Milano'yu ziyaret edecek herkese şiddetle tavsiye edebilirim. Öyle ki, Milano'nun en uzun alışveriş caddelerinden biri olan Corso Buenos Aires'e yürüyerek sadece 5 dakikada ulaşabiliyorduk. Milano'da her öğün nasıl leziz sofraların bizi beklediğini bildiğim için kahvaltı dahil etmediğim otel rezervasyonumuza 2 kişi, 3 gece, KDV dahil 255 € verdik. Öyle memnun kaldık ki, yine gitsek bu otelden başka hiçbir yerde kalmayız. Detaylı incelemek isterseniz; http://www.augustushotel.it/index.php?lang=en
Akşam üzeri vardığımız otelimizde biraz soluklandıktan sonra şehrin kalbi Duomo'ya gitmek için çıktık. Merkez istasyondaki durak Centrale FS'den metro ile Duomo'ya ulaşmak sadece 4 durak, 6-7 dakika sürüyor. Ulaşım için, sadece metroda değil başka birçok yerde kullanabileceğimiz Milano Card'ı tercih ettik. 3 gün boyu metrodan sınırsız faydalanabileceğiniz ve birçok müze, restoranda indirim sağlayabileceğiniz bu kartın fiyatı 13€. İndirimlerden faydalanmasanız bile sırf ulaşım için bile almaya değer bu kart. Faydalanabileceğiniz indirimleri detaylı incelemek, hatta bileti online satın almak için; http://www.milanocard.it/index.html
Metrodan Duomo Meydanı'na çıkanca, Duomo Katedrali'nin görkemi ile karşılaşacaksınız, ki kendisi İtalya'nın en büyük katedrali. Meydana ayak bastığımız gibi ilk işimiz girişi ücretsiz olan bu katedrali gezmek oldu. Duomo'nun içi, ama bilhassa dışı Avrupa'da gördüğüm birçok kilise ve katedralden çok daha görkemli. Şehrin merkezindeki meydana adının verilmesini hakkeden cinsten.
Katedralden çıkıp, gezimizin 4 günü boyu yakamızı bırakmayan çılgın yağmur eşliğinde, Duomo bölgesinin tüm sokaklarında dolaştık. Harika bir mimariye sahip Galleria Vittorio Emanuele, dünyada sadece birkaç adet olan Ferrari Store mutlaka görülmesi gereken yerler arasında.
Şehri keşfederken nihayet yavaş yavaş acıkmaya başlamıştık. Hem meydana yakınlığı hem popülerliği sebebiyle soluğu panzerottisi ile meşhur Luini'de aldık. Almaz olaydık der miyim? Derim. Maalesef öyle. Ne gitseydik, ne de bunca zaman sayıklayacağımız o müthiş lezzetleri öğrenseydik... Kapısındaki kuyruğu, içindeki kaosu dinlemeksizin, Luini'ye (http://www.luini.it/eng/index.htm) gidilmeli, bu kendisi minik tadı büsbüyük panzerottilerden birkaç tane yenmeli. Panzerotti çiğbörek gibi olan bir çeşit italyan hamur işi. Ancak çiğbörek gibi ince ve yağlı değil, pofur pofur. İçinde ise mozarella ve domates var. Tanrım! Bu kadar küçük olup da nasıl bu kadar lezzetli olabilirsin dememek işten değil. Lezzetinin yanında hafifliği de cabası. Kuyruğa ilk girince birer tane alıp, ikinci girişinizde ikişer tane daha alıp bizim gibi patlayana kadar yiyeceğinizden şüphem yok. Panzerottisi için gittiğimiz bu masasız mekanda, bizi kendine aşık eden ve yine hala sayıklamamıza sebep olan bir başka lezzet daha vardı; mini krapfen. Enfes bir tatlı. O mini mini toplardan 1 tane alıp tadına baktıktan sonra 10 taneyi nasıl paket yaptırdım, yolda yürürken nasıl yedim hatırlamıyorum. Bu iki lezzet, tekrar yiyebildiğimiz güne kadar, aklımızda...
Gezimizin 2. gününün gündüzünde Como'daydık. Bu güzel ve romantik şehirden bir başka yazımda bahsedeceğim. Como dönüşü, tüm yorgunluğumuza rağmen direkt otele gitmek yerine nam yapmış bir pizzacıda enerjimizi toplayıp birkaç güzel Milano caddesini daha gezip görmeyi tercih ettik ve trenden indiğimiz gibi Pizzerria Spontini'ye yürüdük; http://www.pizzeriaspontini.it/ Enfes. Tek kelime ile enfes. Ne Roma'da, ne Floransa'da yediğim pizzalar bunun yanına bile yanaşamaz. Kapkalın hamurlu bir pizzayı sevebileceğimi hiç tahmin etmezdim. Ama o pofur pofur hamur öyle hafif, öyle hafifti ki yediğimiz o incecik pizzalardan kat be kat daha lezzetliydi. Biz bayıldık. Sizin de seveceğinize eminim.

Süper lezzetli pizzamızı yiyip enerji depoladıktan sonra başladık Milano'nun en uzun alışveriş caddesi olan Corso Buenos Aires'den aşağı doğru yürümeye. Türlü türlü mağazaların yer aldığı bu caddede gezmek bir hayli keyifli. Ben gibi yürümekten sıkılmayanlardansanız yaklaşık 2 km yürüdükten sonra tüm ultra lüks dünya markalarının yer aldığı Via della Spiga'ya varabilirsiniz. Fiyatlarından ötürü her ne kadar alışveriş anlamında çok verimli olmasa da bu daracık ara sokaklarda gezinmek, modanın kalbi Milano'da moda çılgınlığını damarlarınıza kadar hissetmek bir hayli güzel. Via della Spiga'dan aşağı bir müddet daha yürüyüp, girilmedik ara sokak bırakmayarak San Babila Meydanı'na vardık. San Babila ile Duomo meydanlarını cıvıl cıvıl bir cadde, Corso Vittorio Emanuele II bağlamakta. Bu caddeden geze geze Duomo'ya ilerlerken, benim gittiğim tüm ülkelerde gezmekten büyük bir keyif aldığım Disney Store'a girmeyi, girmişken de küçük birkaç şey almayı da ihmal etmiyoruz.
Önce Como, ardından doya doya Milano, beni gezilerimde tatmin edecek bir yorgunluk ve bu yorgunluğun verdiği mutlulukla otelimize gidip dinlenmenin tadını çıkardık...
3. günümüzde, bir önceki gün Como trenine binmeden evvel keşfettiğimiz, panini ismini verdikleri sandviçlerine hayran kaldığımız Panino Giusto'da kahvaltımızı yaparak güne başladık. Milano'da farklı farklı birçok yerde şubesi olan bu sandviççinin merkez istasyondaki şubesini 3 gün boyu meşgul ettik, bundan da büyük bir keyif aldık. Elbette tavsiye edilir; http://www.paninogiusto.co.uk/
Turistik anlamda şehirde görülmedik yer bırakmadığına inandığım tur otobüslerini tercih ettik 3. günümüzde. Şehrin büyük bir kısmını rehberden dinleyerek gezmek hem bize vakit kazandırdı, hem de içimize sinen bir tur yapmamızı sağladı. 2 ayrı hattı satın aldığımız tur toplamda 1,5 saat sürdü. Arada inip gezmek istediğimiz bazı yerler oldu. Ancak görmek için en çok can attığımız San Siro stadına yetişebilmek için sightseing otobüsünden görmekle yetinmek durumunda kaldık.
Futbola ilginiz varsa, Avrupa şehirlerinin hangisine giderseniz gidin, stadyumlarını ve stad müzelerini mutlaka gezmelisiniz. Bir maç gününe denk gelip stadları bu vesileyle görmek elbette en güzeli, ancak bizim gibi Inter - Milan derbisini 1 hafta ile kaçıracak kadar şanssız iseniz, stad turları ile yetinmek durumundasınız. Metro ile San Siro'ya ulaşmak için kırmızı hattı kullanıp Lotto durağında inmelisiniz. Ancak indikten sonra bir müddet yürüme mesafesi var. Yolu yürürken duvardaki yazı ve resimlerden stad yakınlarında olduğunuzu hissediyorsunuz ancak etraf öyle ıssız ki stadı tam anlamıyla görene kadar doğru yerde olduğunuza emin olamıyorsunuz.
| San Siro'ya yürüyüş yolu |

